İNSAN, tekniğin, bilimin, kent yaşamının içinde, azıcık bile olsa bir yer bulamıyor.
Doğal boyası giderek metalikleşiyor.
Bencilleşiyor, makineleşiyor…
Merhamet, hoşgörü, tevazu gibi insanı insan yapan meziyetler, zamanla onun için değerini yitiriyor.
Ve zaman içinde geçirdiği başkalaşımla, diğerlerine, hatta kendine bile zulmetmeyi mubah görebilecek hale geliyor kişi.
Çünkü hayat, gelip geçiveren, başlayıp bitiveren, sonunda ölümden başkasının olmadığı bir serüven gibi algılandığında, menfaat ve bencillik baskın çıkıp her iyi şeyi fesada boğuyor.
Böyle olunca, basamakları “üçer üçer atlatacak şeyin” peşine düşüyor herkes.
Ve “güç” öne çıkıyor.
Derken, en mülayimi bile, “güç kullanmak için vardır” diye düşünüyor.
Hayatı algılamadaki sakatlık, salgın hastalık gibi, bireyden başlayıp aileye, topluma, çalışma hayatına, hatta ülkeler arası ilişkilere kadar sirayet ediyor.
Gücü elinde bulunduran, ülkeyse ülkelerin, bireyse toplumun efendiliğine soyunuyor. Kendilerini efendi, birilerini de kul köle görmek onlara büyük haz veriyor. Hâşâ kendilerini küçük birer tanrı gibi hissediyorlar.
İyilik-kötülük, merhamet-zulüm harman oluyor dünya dönerken.
Ne bilmem kaçıncı yüzyıl, ne modernite, ne insan hakları. Hepsi palavra…
Hâlâ güçlülerin naraları yankılanıyor gökte.
Hâlâ mazlumların feryatları göğü yırtıyor.
Merhamet ne iki dudağın arasında, ne de kâğıdın üzerinde.
Hem sonra kan kırmızıdır güçlülerin kalemiyle yazılmış merhametin mürekkebi.
Üstelik ışığa çıkınca hemen uçar.
Riyâsız olmalı merhamet… İçinde riya olan merha-metin sabrı da, vefası da tez tükenir.
Ahmet Deniz’e teşekkürler…
Allah’a emanet olunuz