Hayatın kendisi, "ye, iç, yat, uyu, fabrikaya git, çalış, yorul" döngüsüne sıkıştırılmış milyonlar için giderek daha ağır bir yük halini alıyor. Bu döngünün tam merkezinde ise, temel bir gıda maddesiyle mücadeleye indirgenmiş bir alım gücü meselesi duruyor: ekmek. "Asgari ücret enflasyona göre arttı" deniyor. Ocak 2026'dan itibaren geçerli olmak üzere net 28.075 Türk Lirası olarak belirlenen yeni tutar. Peki, bu artış günlük yaşamın içinde, insanın en temel ihtiyacı olan ekmeğin karşısında gerçekten ne anlama geliyor?
Sayılarla Bir Dram:
28.075 TL ve Ekmek Hesabı
Bu sorunun cevabı, soğuk rakamlarda saklı. Günlük yaşamın gerçekliğini anlamak için, asgari ücretin aylık 28.075 TL'sini bir ailenin sofrasındaki en temel ihtiyaçla, ekmekle kıyaslamak yeterli. Diyelim ki bir aile günde 3 ekmek tüketiyor. 200 gramlık ekmeğin bugün 15 TL olduğu bilgisinden yola çıkalım: Bu, ayda 90 ekmek ve mevcut fiyattan aylık 1.350 TL'lik bir ekmek masrafı demektir. Bu rakam tek başına, asgari ücretin neredeyse %5'ine tekabül ediyor ve sadece tek bir temel gıda maddesi için.
Ancak tablo burada bitmiyor; daha kötüsü bekliyor. Fırıncılar Federasyonu'nun açıklamaları doğrultusunda, ekmeğe gelecek yeni bir 5 TL'lik zamı hesaba katarsak durum daha da vahimleşiyor. Ekmek fiyatı 20 TL'ye çıktığında, aynı ailenin aylık ekmek gideri 1.800 TL'ye yükselecek. Bu artış, aylık bütçeden ekstra 450 TL'nin daha sadece ekmeğe ayrılması anlamına gelir. Bir başka deyişle, asgari ücrete yapılan zamdan beklenen ekonomik rahatlama, yalnızca ekmeğe gelen bu tek zammın gölgesinde kalarak büyük ölçüde geçersiz hale gelecektir. Bu hesap, sadece ekmek için. Üzerine zaten yüksek olan yağ, peynir, çay, şeker giderleri; giyim, kira, elektrik, su ve ulaşım masrafları eklenince, "kıt kanaat" deyimi bile bu tabloyu tarif etmekte yetersiz kalıyor. Bu rakamlar, "Afrika kölelik düzenden ne farkı var" sorusunu bir öfke ifadesi olmaktan çıkarıp, acımasız bir gerçekliğe dönüştürüyor. Asgari ücretlinin tüm emeği, adeta sadece hayatta kalmanın eşiğinde durmaya yetiyor.
"Sosyal Diyalog" Maskesi
ve İşçisiz Masanın Perde Arkası
Peki bu rakam nasıl belirlendi? Resmi açıklamalarda sıkça vurgulanan "sosyal diyalog" ve "uzlaşı kültürü" ifadeleri, gerçeğin ancak bir kısmını yansıtıyor. Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun 2026 için yaptığı üç toplantıya da işçi kesimini temsil eden en büyük konfederasyon olan Türk-İş katılmadı. Türk-İş, komisyonun adil ve demokratik bir yapıya kavuşturulmadığını belirterek süreci protesto etti. Yani, milyonlarca asgari ücretlinin kaderi, kendilerini temsil edecek ana sesin masada olmadığı bir "diyalog"la çizildi. Bakan Vedat Işıkhan'ın "yapılan artışların çarşıda, pazarda, market raflarında, etiketlerde eriyip gitmemesi" temennisi, ekmeğin fiyatı karşısında havada kalan bir iyi niyet beyanı olmaktan öteye geçemiyor.
Ekonomistlerin Feryadı:
Açlık Sınırının Altında Bir Ücret
Bu tablo karşısında ekonomi uzmanlarının tepkisi ise net ve çarpıcı. Ekonomistler, 28.075 TL'lik yeni ücretin, 2025 Kasım ayındaki açlık sınırının (29.828 TL) dahi altında belirlendiğine dikkat çekiyor. Uğur Gürses, artış oranını "kötü bir ortalama bakkal hesabı" olarak nitelendirirken, Mahfi Eğilmez kendi önerisinin 33.333 TL olduğunu belirtti. İris Cibre ise durumu "olan ücretliye oldu" diyerek özetliyor. Bu yorumlar, devletin resmi rakamı ile bağımsız uzmanların insani kriterlerle belirlediği hay"
Sonuç: Emeğin İtibarı mı,
Kölelik Düzeni mi?
Sonuç olarak, 2026 yılına 28.075 TL'lik bir asgari ücretle girmek, "Gurbetçi Şaban" filmindeki o trajikomik umut hikayelerini bile aratacak bir çaresizliğin kapısını aralıyor. Bir insanın aylık emeği, ekmeğe gelecek olası bir küçük zam karşısında bile eriyip gidiyor ve bu ücret açlık sınırını karşılamıyorsa, ortada bir ücret politikası değil, sistematik bir yaşam mücadelesi dayatması var demektir. Asgari ücret, çalışanı sadece "fabrikaya gidip gelmeye" yetecek kadar hayatta tutan, onu sosyalleşme, kültür, gelecek umudundan mahrum bırakan bir rakama dönüşmüştür. Hepimizin aklına "Bizi kullanıyorlar" düşüncesini getiren, bu kısır ve çaresiz döngüdür. Bir ülkenin, çalışanının en temel ihtiyacını dahi onun emeğiyle dengeleyememesi, sadece bir ekonomik başarısızlık değil, aynı zamanda ağır bir ahlaki çöküntüdür. Unutmayalım, bir toplumun gerçek refahı, en zayıf halkasının nefes alabildiği mesafe ile ölçülür. Bugün o mesafe, bir somun ekmeğin fiyatı ile insan onuru arasında giderek yok oluyor.